www.conag.org
baslikk

H O M E

AMACIMIZ
Kısa Filmler
Resimler
Türküler
Haberler
Tarihce
Yöremiz
Inanç
Gelenekler
Yemekler
Masallar
Ulaşım
Dernek
Şiirler
Taziye
Düğünler
Makaleler
Ziyaretci Sayfası
Linkler
Downloads
Kontak (e-mail)
 

BİR YOL HİKAYESİ

 

 

 

Mahmut Varol               editor@korlu.org           www.korlu.org

 
 

Kentin sıkıcı ortamından uzaklaşmanın verdiği iç huzurla evden ayrılıp yola çıktığımda beni nelerin beklediğini pek bilemezdim.

Mayıs ayının doğaya kattıklarının yanı sıra bana da sayısız katkısı vardı, elbette inkar edemezdim.
Ancak şu son bir kaç gün içinde uğradığım hayal kırıklıklarını da bir kenara atamazdım.

Ruhumun iç bölmelerine saklı duran umutsuz beklentilerimin bir gün beni de dinlemeyeceğini, tüm engellemelerime karşın mutlaka
orta yere saçılacağını tahmin ediyordum.
Tüm suskunluğuma aldırmayan gerçekler o kadar acımazdı ki, daha beni uzaklara alıp götürecek Has Bingöl'ün otobüsünü beklediğim
Harem Otogarında karşıma çıkmıştı bile.
Aracımızın terminale gelmesine dakikalar varken deniz kenarına yürümüş, İstanbul'un karşıyakasını seyredalmıştım.
İki yaka arasında gelip geçen vapurlar çok şey anımsattı, sayısız anıyı sergiledi ansızın.
Yıllar yıllar öncesine götürdü beni.
Dile kolay yaklaşık onsekiz yılımı o kısacık yolculuklar esnasında o vapurlarda geçirmiş, bir yakadan öbürüne gidip gelmiştim.
Çok sayıda arkadaşlıkların mekanı olan vapurlarda hayatıma anlam katan müthiş dostlukların da yeri vardı.
Bir bir canlandı hatıralarım.
Sarayburnunu dönen her vapurun içindeydim adeta.
Galata Köprüsünün kah üstünde yol alıyordum kah lezzet sunan lokantalarındaydım.
Göz ucuyla Kız Kulesini, Tophane sahilini, Dolmabahçe Sarayını, Beşiktaş, Ortaköy, Boğaziçi Köprüsü ve eşsiz güzelliğiyle Boğaziçine baktım.
Arabalı Vapurun hareket etmesiyle oluşan girdaba saldıran aç martıların çığlığıyla oturduğum yerden doğrulup terminmale döndüğümde beni
uzaklara taşıyacak otobüsün de terminale geldiğini gördüm.
Bir telaşla aniden oluşan bir kalabalık birden bire sardı etrafımızı.
Gidenleri uğurlamaya gelenlerin arasında tanıdık simalar gördüm, onlar da beni farkedince sıcak bir merhabayla ellerimiz birleşti.
Eski bir arkadaşım ve dostum olan İsmet Keser ile bir kaç dakika sohbet etme imkanım oldu.
HOP köyünün dernek başkanlığını yapan arkadaşım yanındaki üç kişiyle tanıştırdı, onlardan biri köy muhtarıydı.
Bu üç kişiyle aynı araçla yolculuk yapacağımı söyleyen arkadaşım çok candan ve içten dileklerini söylerken ben de aynı temennide bulunup
çantalarımı ve diğer eşyalarımı bagaja yerleştirmenin telaşına düştüm.
O kadar çok eşya yiğilmişti ki etraf dolup taşıyordu adeta.
Bagajlar tıka basa doldurulup hareket saatimiz geldiğinde gün de İstanbul'un gri gökyüzünde usul usul yol almaya başlamış başka dünyalara
hayat vermeye gidiyordu.
İstanbul'dan ayrılış anında içimden birşeylerin koptuğunu sandım.
Bir tuhaf oldum, buruk bir eziklik sardı tüm benliğimi.
Etrafa baygın baygın bakıyor neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki geride bıraktıklarımın özlemi gelip yüreğimin ortasına yerleşmez mi!
Gerçekten de tuhaf bir özlem çekiyordum.
Bu özlemle şaşkınlığım habire katlandı, kendimi tanıyamaz oldum bir an.
Vazgeçip gitmesem mi diye bir ikilem içinde debelenip durdum.
Bu ikilemle İstanbul sınırlarını geçinceye kadar hesaplaştım desem yeridir.
Kıvrılıp giden yolun sağına soluna bakmaktan yorgun düşmüştüm.
Bir kaç dakika gözlerimi kapatıp uyumayı denedim, olmuyor olmuyordu.
Çantamdan çıkardığım kitabın kapağını açmamıştım henüz.
Halbuki okuyarak yolculuğumu hafifletebilirdim, bunun bilincindeydim.
Bilinmez bir güç beni okumaktan alıkoyuyordu.
Yanımdaki koltukta oturan beyefendi de kendi dünyasına dalmış, dakikalar öncesinde uyuyakalmıştı.
Onu rahatsız etmemek için koltuğumda kıpırtısız duruyordum sanki.
Böylece buruk bir yolculuğa başlamış, sevdiklerimi geride bırakmış güneşin doğduğu yöne doğru hızla gidiyordum.
Saatler sonra ilk molanın verildiği Bolu Tesislerine varmış, insanı bayıltan çam kokusunun yayıldığı yeşilliğin içinde küçük adımlar atarak
cep telefonuma sarıldım.
Özlemini çektiğim sesi duymanın heyecanıyla tuşlara dokunmak istedim, hatta numaralarını tuşladım da, ama vazgeçip aramadım.
O özlemi içime gömüp kısa bir mesaj yazmakla yetindim.
Bedenimi kemiren o özlemin adını da koyamıyordum nedense.
Oysa daha birkaç gün önceydi seni terk edeceğim demiştim ey aşığı olduğum güzel şehir İstanbul.
Seni sana bırakıp gideceğim demiştim.
Şimdi ise gözümde tütüyordu İstanbul.
Bolu dağının zirvesini kaplayan sisin bir benzeri karanlık da benim ruhumu sarmıştı.
Yolumu kaybetmiştim orada, hangi tarafa gideceğimi bilemez bir durumdaydım.
O kadar sıkılıyordum ki.
Bu sıkkınlığın beni nereye götüreceğini bilecek durumda değildim.
İç cebelleşmeyle uğraştığım esnada otobüsün hareket saati de gelmiş olmalı ki o anlaşılmaz anons sesi kulaklarımı tırmaladı.
İstanbul'dab gelip Bingöl'e gidecek ....
Yolcuların tamamı bindikten sonra oturduğum yerden kalkıp aracın yanına gittim.
Muavin anlamsız bir bakışla beni süzdü ve ani bir refleksle yol verdi bana.
Yerime geçip oturduğumda yanımdaki beyefendiyle aramızda ilk kez konuşma fırsatımız oldu.
Kısa bir tanışma faslından sonra ben kitap okumaya o da kaldığı yerden uyumaya devam ederken aracımızda Ankara'ya doğru hızla
akıp gidiyordu.

Yolculuklarım esnasında ya kitap okurdum ya da gazete veya dergi.
Bu kez ne okuduğum kitap beni içine alıyordu ne de sayfalarını çevirdiğim gazeteler.
Uyumayı denedim, hem de defalarca...ıh ııh.
Olmuyor, olmuyordu.
Kırşehir, Kayseri, Gürün... bir bir geride kalıyordu.
Gecenin karanlığı da yavaş yavaş dağılıyordu Malatya'ya varıldığında.
Sabah kahvaltısı için mola verilen yere geldiğimizde saatler sabahın beşini gösteriyordu.
Tesisin çevresindeki kaysı bahçelerini gözlemleyerek yüksek tepelere bakındım.
Tek tük kar kümeleri vardı uzak tepelerde.
Müthiş bir bahar sabahının havası vardı baraj sahilindeki Kale beldesinin bu sakin köşesinde.
İstanbul çok geride kalmıştı artık.
Çok uzaklara düşmüştüm, biliyordum.
Özlemim de yerini başka şeylere bırakmıştı anlaşılan.

Yeni bir gün doğuyordu, yeni ufuklar kızıllanıyordu şimdi.
Aracımız yana yakıla döne döne kıvrılıp akan barajın kenarından hızla giderken güneş de nazlı nazlı görünmeye başlamış Elazığ semalarına
yükselmeye başlamıştı.
Göz kamaştıran bir aydınlık yayılıyordu etrafa.
Doyumsuz bir seyir sunan manzaraya dalıp gitmiştim.
Tatlı bir heyecan sardı beni Harput'a girişte.
Şehir biraz daha büyümüştü sanki, Malatya yönüne doğru yeni yapılan binalar kentin görünümünü de değiştirmişti.
Elazığ'dan ayrılıp son durağa doğru yol alırken heyecanım da çoğalıyor içime sığamaz oluyordu.
Kovancılar'ı geçtikten sonra Maciran dediğimiz köye varmadan ufukları tarayan gözlerim tanıdık bir dağı arıyordu.

 

Nitekim çok geçmeden başı tamamen karla kaplı olan kutsal SILBUS tüm ihtişamıyla karşımdaydı.
Beyaz gelinlik içinde bekleyen gelin misali uzaklardan göz kırpıyordu sanki.
İşte beni heyecanlandıran manzara buydu.
Çok az kalmıştı oraya varmaya.
Gün batımına az kala orada olacağımı biliyordum artık.
Yeşilliklerin içindeki Karakoçan'a vardığımızda saatler gün ortasına yaklaşıyordu.
Yorucu bir yolculuğun ilk faslı bitmişti.
Özlemlerimi içime gömmüş, İstanbul'u unutmaya çalışmıştım ya...
Mümkün mü!
İstanbul özlemi bir başka ezginlik veriyordu bana.
Bu ezginlikle çarşıyı dolaşıp alış veriş yapmaya çalıştım.
Bir taraftan da tanıdıklarla sohbet ediyor, hal hatır soruyordum.
Köye götürecek aracımızın yolcularını tamamlamasıyla saat ikiye doğru Karakoçan'dan ayrıldık.
Yüreğim pır pır ediyor durduğu yerde beni sıkıntıya sokuyordu.
Heyecanım habire çoğalıyordu.
Oysa İstanbul'dan ayrılırken buruk bir sevinç yaşamış, hatta vazgeçip geri dönmeyi bile düşünmüştüm bir an.
Peki şimdi yaşadığım bu heyecan da neyin nesiydi?
Kent çıkışında bizi durduran asker kimlik kontrolünü tamamlayıp iyi yolculuklar dilediğinde kaybedilen zamana hayıflanmıştım.
Oxçiyan köyüne varınca karşı tepeleri bir bir seyrederek o bölgedeki köylerin yerini tahmin etmeye başladım.
Nehir boyunca Zimteg, Çeme Zene, Polan vardı.
Daha yukarılarda Seter olamlı diye düşündüm.
Son iki sene içinde Seter'in ormanlarının yanışına tanıklık etmiştim.
Neden yakıyorlardı, niçin doğayı katlediyordu insanlıktan nasibini almayanlar, bu biliniyordu.
Ama karşı koyan olmuyordu, böylece daha da cesaretleniyordu aslında korkak olanlar.
Korkularının ardına saklanarak o güzelim ormanları yok ediyorlardı.
O bölgede bulunan köylere gitmeyi çok istiyordum.
Pargasor, Çux, Hop diye bildiğimiz Qowatan köylerini ve mezralarını bir bir gezip görmek, sularını içmek istencim hep vardı. Seter köyünde mol vrip çay içmeyi…
Orig'n kaplıcasına gitmeyi, Pargasor'un mağalarını dolaşmayı, Hop'un mezralarında gezinmeyi oradan da Taru'ya adım atmayı...
Sılbus'un zirvesinden inip Aşuran, Herdif, Gimek, Qer'e kadar dağ bayır gezmek...
Xozavit'in buz gibi suyundan kana kana içip Deştil köyünde mola vermek, Deşt Düzünde bir kısrakla dört nala yol alıp Zenan'a inmek, Avtariç'e
oradan da Gırger tepesinin eteğinden yeni kurulan Hergep’e bir selam verip Dara Savan yoluyla Şixan'a ulaşmak.

Ben bu hayali kurarken aracımızın kasetçalarında Kürtçe bir ezginin nağmeleri kulaklarımı okşuyordu.
Gula Çiya Guyla Çiya…
Değirmendere'yi geçmiş Barajın başladığı tepeyi tırmanıyordu.
Çikan'ı geçince ilk vardığımız köy Akrag oldu.
Bu köyün yayıldığı düzde dikkatimi çeken yeni bir olayı şöförümüze sordum.
Heyelan olmuştu ve belirgin bir şekilde kayan yolun zorlukla geçit verdiğini anlatıyordu bana.
Sehertepe mahallesini geçince yolun alt tarafında Xasko'nun bitişiğindeki Xubek köyünün tam hizasındaki toprak kayması ve heyelan insanı ürkütecek boyutta tehlike arz ediyordu ve kimsenin kılı kıpırdamamıştı anlatılanlara bakıldığında.
Dünkü gazetelerde bir haber dikkatimi çekmişti.
Bingöl'ün üç milletvekilinden biri olan Cevdet Yılmaz başbakan tarafından Devlet Bakanlığı göreviyle taltif edilmişti.
Böylece ilimizin partisine verdiği büyük destek hak ettiği karşılığı almış, bakanlıkla onurlandırılmıştı.
İşte o bakan şehiri ziyarete gelirken Yado Çeşmesinde büyük bir kalabalık tarafından karşılanıyor ve onlarca kurban kesilerek tebrik ediliyor.
Gazetedeki haber dikkat çekiyordu.
Bingöl tarihinde ilk kez bakan çıkarmıştı.
Bu ilkin de bir bedeli olmalı diye düşünülmüş olmalılar ki bakanı karşılamaya gelenler kan akıtarak tören yapmıştı.
Bir bakanımız var ya.
Ne yolu ne problemi ne şu ne bu.
Heyelanmış, toprak kaymasıymış, asfaltsız yolmuş...geçelim bunları.
Yayladere girişinde bir kez daha kimlik kontrolu yapıldı.
İlçe demeye bin şahit gereken Yayladere'nin hiç bir cazibesi olmasa da mutlaka durup bir bardak soğuk suyundan içilmesi gerekir.
Biz de öyle yaptık, kısa bir molanın ardında kutsal Sılbus'un eteğinden ayrılıp bozuk yolun zikzakları arasından hoplaya zıplaya yola çıktık.
Yol o kadar bozuktu ki Conag köyüne ancak yarım saat sonra varabildik.
Yeni yapılan konutların bulunduğu mevkiye geldiğimizde büyük bir toprak kaymasını da orada gördüm.
Altın sarısı toprak yolu tamamen kapatmıştı ve daha bir kaç gün önce temizlendiği taze tekerlek izlerinden belli oluyordu.
İlçe kaymakamı kendi olanaklarını kullanarak yolu açmıştı demişti şöförümüz.
Conag köyü yaslandığı yamaçta dalgın bir yaşlı kadını anımsatıyordu bana.
Çok eski bir yerleşim yeri olduğunu okumuştum kimi yazılarda.
Yörede haklı bir de ünü vardı Conag'ın.
Mırun köyü daha bir büyümüş olmalı, yeni yapılar hemen dikkat çekiyor.
Aşağıda Axdat pırıl pırıl parlıyor.
Rengarenk binalarıyla güneşin de yansımasıyla göz kamaştırıyor adeta.
Mırun'u geride bırakıp Qerta Bexir'e gelince yüreğimdeki pır pırlar artmaya başladı.
Alabildiğine yeşillik ve onu tamamlayan bir tirşe mavilik karşıladı beni.
Mızıkan karşıda el salarken baraj gölünün bu yakasında Anzeving sahil şeridini bir gerdanlık gibi süslemiştir.
Tarifi imkansız bir seyir zevki yaşadım bu an.
Hayal dünyamın girişine varmıştım ki Gola Raste'ye gelmiştik bile.
Poyzge solumda Goman sağımda kalırken Kani Reşin çayırlarını süsleyen binbir renkten çiçeklerin oluşturduğu cümbüşün anlatılması o kadar zor ki, ancak yerinde görmek gerek diye düşünüyorum.
Sıznut çayırındaki sarı papatyalar ise özlemlerimin en ağırını bir kez daha yüreğimin saklı odasından çıkarıp karşıma dikmez mi.
Texutan, Ziyaret tepesi ve nihayet köyümdeyim.
Zümrüt yeşili bir tablonun içine düşmüştüm adeta.
Sarı, beyaz papatyalar, eflatun koyu mavi sümbüller, nergisler, kan kırmızı gelincikler sarmıştı dört bir yanını.
Boyumu aşan otların taşta bile bittiğini söyleyebilirim.
Evimin yolunu açıp yürümek bile kolay olmuyordu.
Bahçemin tamamını kapatmıştı yeşillikler, sarı, mavi, kırmızı renkler.
Hiçbirini ezmek istemiyordum, adımlarımı son derece dikkatli atmak istiyordum.
Kıyamıyordum hiç birine.
Her şey kendi yerinde olmalıydı ve her şey o kadar güzeldi ki.
Gün batımına yakın bir vakitti, Ova Jurin'den kaybolmakta olan güneşin hüzmeleri altında bu güzellikleri paylaşacağım birileri olmalıydı.
14.08.2009

   
created by conag team
Kurdî   TürkçeEnglishDeutschDeutschTürkçeEnglishKurdî