www.conag.org
baslikk

H O M E

AMACIMIZ
Kısa Filmler
Resimler
Türküler
Haberler
Tarihce
Yöremiz
Inanç
Gelenekler
Yemekler
Masallar
Ulaşım
Dernek
Şiirler
Taziye
Düğünler
Makaleler
Ziyaretci Sayfası
Linkler
Downloads
Kontak (e-mail)
Efendi
Hırsız Kedi - Pısınga Diz
Mehmet AKBAL

Köye gittiğimde Hediye yengem ile sohbet etmenin tadına doyamıyorum. Hediye yenge köyde kimseye kötü laf etmemiş, dedikodu bilmeyen evliya gibi bir insan. Hele Kürtçesi bir başka güzeldir. Ninni gibi dinlersiniz; yumuşak ve saftır. Sizi alıp geçmiş zamanlara götürür. Ona Etê diye sesleniriz. Nedense bir tek ona Etê derdik. Etê 85 yaşında ama bizlerden daha hareketli olduğu için “Sen bizden daha gençsin” diye takılırız. İşın ilginç yanı o gelinken hep hasta idi. Çocukluğumda yengem Hediye ile ilgili tek hatırladığım şey onun ‘müzmin hasta bir gelin’ olması idi. Aradan bu kadar yıl geçtikten sonra adeta gençleşti. Șimdi sabah erken kalkar evin önünü süpürür, akşama kadar uğraşacak bir takım meşgaleler bulur kendisine. Bir kaç gün önce balta ile odun kırmaya çalıştığı bile görülmüş. Yaşına göre hafızası olağanüstü zindedir. Doğru zamanı yakaladın mı Hediye yengem 85 yıl boyunca olmuş-bitmiş tüm hikâyeleri ve de yaşadıklarını en ince detaylarına kadar anlatır. İnanılmaz güçlü bir beleği var. Sohbeti koyulaştırıp geçmişe daldık mı onun ayrıntıları ne kadar güzel hatırladığına şaşarım. Bazen de herkesin çoktan unuttuğu hikâyeleri anlatır.



Efendi hikâyesini bana 2013 baharında anlattı. Efendi annemin kedisinin adıymış. Ben ne böyle kediyi hatırlarım, ne de daha önceden bahsini duymuştum. Bunun nedeni benim annemden önce İstanbul’a gelmiş olmam olabilir.
45 yıl İstanbul’da bekar yaşayan babam annemi ve ablamı İstanbul’a götürmek için köye gelmiş. Annem senelerce “İstanbul’a gitmem” diye tutturmuştu. Ancak, bu kez babam kararlıymış. Annemi “kızımı alır giderim, sen tek başına kalırsın” diye tehdit etmiş. Gideriz- gitmeyiz tartışmaları sürerken, babam annemin beslediği hayvanları ve eşyaları satmaya başlamış. Her kesin İstanbul diye yandığı bir zamanda annem alışmış olduğu köy ortamını, komsularını, hayvanlarını bırakmaya gönlü razı gelmemiş. O zamanlar İstanbul’a gelmek büyük bir şeydi. İstanbul’da gençliğini yaşmış ve evlenmek için köyde kız bakan Xalid abinin bir lafı o zamanlar meşhurdu: “Bizim kızlara git; seni İstanbul’a götüreceğim, orda yasayacağız söyle, eşek olsan takılır peşinden gelirler”. Xalid ağabey abartmış da olsa bu lafı İstanbul’un o zamanlar insanlarımızın gözündeki önemini ve değerini anlatır.
Annemse İstanbul’a gitmeme kavgasını seneler sonra kaybetmişti. Benim eşek ve beşiği Xozawit köyünde bizim xınamilere satılmışlar. Diğer hayvanları da bir şekilde elden çıkarımış babam. Fakat Annem en son tutturmuş;
- “Efendi’yi de İstanbul’a götüreceğiz” demiş.
Annem ‘Efendi‘ derken kedisini kastetmiş. “Evin güzel bir köşesinde Efendi‘nin yemek yediği qodikı dururdu” diye anlatmaya devam etti Hediye yengem. Babam tabi hemen olmaz demiş;
- “Beni dünya aleme rezil mi edeceksin? İstanbul’a kedi götürülür mü?” Annem;
- “Efendiyi burada bırakamam. O gelmezse ben de gelmem” diye söyleyince babam;
- “Kediyi trende yanımıza alamayız. Yasaktır bırakmazlar”
- “O zaman ben de gelmem” diye tutturmuş. Annem üzgün çaresiz bir şekilde bizim damın arka tarafına oturmuş Fişengtaşı’na bakıyormuş. Düşük ve düz toprak olan evimizin arka tarafına o zamanlar rahatça oturulabiliyordu. Efendi gelip annemin kucağına oturmuş. O da onu okşamaya başlamış. Hediye yenge; “Annenin dopdolu gözlerini hala hatırlıyorum” dedi. Fişengtaşı’nın tepesindeki mezarlık tepesi bakıp;
- “Burada sanki bana yer yok” diye söylenmiş.
- “Orda ne yapacağım. İstanbul’da üç ay kaldım, dilim yok, yol bilmem, insanları bir bambaşka, ben ne yapacağım orda? Dört duvar arasında yaşanır mı?” Elleri Efendi’nin sırtını okşuyormuş. Efendi besili, tertemiz, kar beyazı rengindeydi. Sırtında sarıdan kırmızıya çalan iki renkli beneği vardı. Gözlerinin biri mavi, diğeri sarıydı. “Xolxoli’den başkasının kucağına gitmezdi. O dolaştığında peşinden 3 – 4 kedi onu korumalarıymış gibi onu takip ederlerdi. O kediler Efendi‘nin qodıkından arta kalanlarla besleniyorlardı. Annen ona evin bir insanıymış gibi bakardı. O zamanlar için açıklanması zor bir sevgi ilişkisiydi. Sabahtan akşama kadar çalışırdık. Ahırdır, odundur, tarla, bahçe, yemektir derken hayatimiz hep çalışmakla geçerdi. Akşam olunca gözümüzde fer, dilimizde derman kalmazdı. Bırak nankör kediyi, bizim dahi kıymetimiz yoktu. Kuru bir ekmek için bütün yıl 12 ay gece- gündüz çalışır, çabalardık. Annenin Efendi‘ye duyduğu sevgi beni bir şekilde etkiledi. Kadın sanki bebeğini bırakıp gidiyor gibi acıdığı için benim de içim yandı. Ben de ona üzülmemesini ve ona gözüm gibi bakacağıma söz verdim. Baban anneni ve ablanı alıp İstanbul’a gittiler. Vedalaşmak çok hüzünlü ve acıklı oldu. Biz komşularımızı kaybetmenin acısı ile ağlarken, Xolxoli (Annem Xolxol köyünden olduğu için ona Xolxol’lu anlamına geben Xolxoli derlerdi) sevdiği toprağını, yuvasını terk etmenin verdiği acı ile ağlıyordu. Annen yaşlı gözlerle gidip evinin eşiğini öptü ve çekip arkasına bakmadan
İstanbul’a gitti. “
“Ancak o gündenden sonra sizin evde inanılmaz bir alamet yaşandı. Efendi ve diğer kediler sizin büyük odada ağız ağıza verip sanki ağlıyorlardı. Onların uğultusu ve inlemeleri insanın yüreğini parçalıyordu. Bunun üzerine sizin eve gidip yiyecek vereyim dedim. Ancak ben odaya girince onlar kaçtı. Efendi o günden sonra bana görünmez oldu. Ben içeri girince onlar kaçıyorlar, saklanıyorlardı. Ben evden çıkınca onlar yine miyav miyav inlemelerini ve bağırmalarını sürdürüyorlardı. Tuhaf bir şekilde hep bir ağızdan ağlıyorlardı sanki. Bu günlerce sürdü. Ben yine de annenin hatırına aç kalmasın diye her gün yiyeceğini odaya bırakıyordum. Benim de içim parçalanmıştı. Bir hayvanın sahibinin arkasından bu kadar ağladığı ne görülmüş, ne de duyulmuş bir şeydir. Kedi nankör yaratıktır derler, ama Efendi’nin sızlanışını ve anneni arayışını hatırladıkça kedilerin nankör olmadığına inandım.”
Efendi ve arkadaşları sizin evi çok uzun zaman terk etmediler. İnlemeleri yine duyuluyordu. Ben gidince kayboluyorlardı, ama verdiğim yiyecekler bir zaman sonra artık yeniyordu. Benden sonra qodik’i silip süpürüyorlardı. Bir kaz ay sonra ne Efendi’yi gördüm, ne de onun inlemesini işitim. Kedi evi terk etmişti.

Günlerden bir gün Şayder’in oğlu Arif bizim eve geldi. Amcan Yusuf ona takılırdı. Daha yeni yeni konuşmaya başlamıştı. Yusuf amcan;
- “Baban nasıl?” diye sordu. Arif saf bir çocuk gibi içerlenerek;
- “Bilmem, babam ahıra gidip gizlice ağlıyor, annemi özlemiş herhalde” Tabii Yusuf amcana malzeme çıktı. Şayder amca ile artık dalgasını geçebilecekti. Şayder’in hanımı Besime o zaman İstanbul’a ameliyat olmaya gitmişti. Şayder evi bırakıp gidememişti. Arif, konuştuklarının Yusuf amcasının hoşuna gittiğini görünce konuşmaya devam etti.
- “Biliyor musunuz? Bir kedi bizim ocakta kaynayan koca tencereyi devirmiş. İçinde ne kadar et varsa hepsini yemiş, bitirmiş. Biz de aç kaldık.” O gün Arife inanmadık. Bir kedi kaynayan tencereyi nasıl devirebilir ki? Mümkünü yok deyip, onun çocukça hayal görme gücünden dolayı bunu uydurduğunu düşündük. Aradan çok geçmeden aynı olay benim de başımdan geçti. Hayvanların yemini verip ahırdan döndüğümde ocağa koyduğum tencerenin devrilmiş ve içindeki tavuğun yok olduğunu hayretle gördüm. Tam o günlerde köyde hırsız kedi “Pısinga dız” sohbetleri başlamıştı. Güya ortalığı kasıp kavuran bir kedi varmış. Ancak kediyi hiç gören olmamış. Nasıl bir canavar ki bu kaynayan tencereleri ters yüz ediyor ve de alacağını alıp yok oluyordu? Kimse köydeki kedilerin böyle bir şey yapabileceğini düşünmüyordu. Tahminler ediliyor. Sizin kedi, bizim kedi çekişmeleri bile oluyordu.
Hırsız kedi “Pısinga dız” orda şunu yaptı, burada bunu yaptı diye efsaneler anlatılmaya başlandı. Aslında kimse onu daha görmemişti. Her kafadan bir ses çıkıyor, biri yılana benzer kara bir kedi, diğeri gözleri ateş gibi parlayan bir canavarı, bir başkası tümden farklı bir yaratık tarif ediyordu.”
Köylüler Hırsız Kedi ile başa çıkamıyorlardı. Kedinin köyde yaşamadığı, yabandan geldiği söyleniyordu. Gel zaman - git zaman günlerden bir gün, Arif’in babaannesi Xeycan teyze elinde bir sopa ile sevinçle bize geldi.
-“Ben o murdarı geberttim. Kurtulduk canavardan.” dedi.
- “Kimi gebertin Xeycan teyze?” diye sordum
- “O hırsız kedi artık benim torunlarımın rızkını yiyemeyecek. Bu sopa ile onun cezasını verdim geberttim.” Xeycan teyze nefes nefesi idi. Bir su verdim. İçti.
- “İnanmıyorsan gel göstereyim.” deyip kolumdan tutu ve beni evine doğru adeta sürükledi;
- “Gel kendi gözlerine gör! Tavan kirişlerinin (cısırların) arasına sıkıştı, Fakat aman vermedim. Sen Xeycan’ı ne zannettin?” diye kendini de övmeyi unutmadı. Xeycan teyze sonra kurduğu tuzağı anlatmaya başladı: “Hediye yemeği pişirdim. Sopayı elime aldım ve karşı odada saklandım. Epey bekledim. Meret koku alıp gelene kadar aradan belki bir saat geçti. Elimde sopa beklerken baktım sinsi sinsi geldi ve odaya girdi. Yallah ben arkasından odaya girdim ve kapıyı kapattım. Eh Allah artık ne verdiyse! Kedi kaçıp tavandaki cisirlarin arasına girdi. Ama ben sopa ile öldürene kadar vurdum.”
Bu arada Xeycan teyzenin evine varmıştık. Zafer edaları ile odaya giren Xeycan teyze hayretler içinde kalmıştı. Kediden eser yoktu. Adeta sıra kadem basmıştı. Xeycan teyze “vallahi billahi burada idi” deyip beni inandırmaya çalışıyordu. O günden sonra o kedide bir alamet olduğuna dair söylentiler yayılmaya başladı.
O gün içime bir kuşku düştü. Doğru mu diye Xeycan teyzeye kedinin rengini sordum. Xeycan teyzenin tarifinden o kedinin Efendi olduğunu anladım. Demek ki sahipsizlik Efendiyi çok etkilemiş ve çıkış yolunu yabanileşmekte bulmuştu. Ben üzüntümden kedinin sizin Efendi olduğunu dahi Xeycan teyzeye söylemedim. Efendi yeni adı ile hırsız kedi “Pısinga dız” bir zaman ortalıkta görünmedi. Fakat vukuatları bitmedi.
- “Anneme bunu anlattın mı?” diye Hediye yengeme sordum.
-“Evet! İstanbul’a bir kez gittiğimde, o zaman daha Erenköy’deki evde oturuyordunuz. Orda anlattım. Sormasaydı bahsini etmeyecektim. Beş altı yıl sonra beni görünce bana ilk sorduğu “Efendi nasıl? Oldu. Mecburen anlattım. İkimiz de gözyaşlarına boğulduk.
Ben daha sonraları bir kedinin sahibini kaybettiğinde evi terk etiği ve vahşileştiğini araştırarak öğrendim.


Hediye Yengem bu hikâyeyi anlattıktan sonra, köyümüzün mübalağa ustası Apê Koto'nun anlatılan ’Pisinga Dız‘ hikâyesi kafamı kurcaladı. Apê Kotonun hikâyesine konu olan kedinin bizim Efendi olduğunu daha sonraları anladım. Araştırdığım kadar ile iki hikâye ayni zaman vuku buluyor. Anlayacağınız Efendi'nin hikayesi burada bitmemiş.
Rahmetli ‚Hemedê Mala Memi Sile“ amcanın kod ismi Apê Koto‘idi. O bir abartma ustası idi. Birçok hikâyesi hala anlatılır. Bunlardan bir de ’Pisinga Diz‘ yani Hırsız Kedi’dir.
Apê Koto bir gün tarladan döner. Evde ne eşi, ne de çocukları var. Evin önünde neredesiniz diye soracakken Mamê‘lerin evinin önünde bir gürültü patırtı duyar. Kalabalığın içinde eşinin sesini duyar seslenir. „Ne oldu Xatun der“?
Xatun teyze aceleden „O lanet kedi eve girdi yine hırsızlık yapacaktı, çökelek postunu yaladı, neyse ki kovdum.“ deyip tekrardan hırsız kediyi kovalayan kervana katılır.
Apê Koto’nun kapısının önü boş olmazdı. Kâğıt oynanır, hoş sohbetler edilirdi. Ertesi gün komşuları kapısına gelir otururlar. En çok da Apê Koto’nun abartılı meseleleri anlatması için insanlar ısrar ederlerdi. Apê Koto da insanları kırmaz bire bin katar insanları güldürürdü. İnanmayanın dahi inanası gelirdi. Anlatırken yüz hatlarında abarttığı şeklinde bir ifade görülmezdi. Biri „Dün Pozik’da ne oldu? Çok gürültü vardı” diye biri meseleyi sorunca Apê Koto’ya gün doğdu. Başladı zevkle anlatmaya;
- Dün tarladan yorgun-argın geldim. Baktım ne Xatun, nede bizim Güle, nede Cafer ortalıkta görünüyorlar. Birden Mala Mame’lerin evinin oradan tufan kopmuş gibi bağıran insanların gürültülerini duydum. Pozik’lilar yediden yemişe bağırıp çağırıyorlardı. Seslendim: „Xatun Pite ne var? Ne oluyor? diye sordum. Tövbe beni ne gören, ne duyan oldu. Ben de şuracıkta sırtımı ağaca dayadım bir nefes alayım dedim. Oturur oturmaz baktım, bir de ne göreyim!! Meret Hırsız Kedi almış bizim çökelek postunu sırtına evden çıkıyor. İnanılmaz bir şey. Sekiz Kiloluk postu atmış sırtına gidiyor. Pıt dedim pis dedim, bağırdım çağırdım. Ne fayda! Feriştah gibi namert! Fırladı çıktı. Baktım yakalayamayacağım, baktım bizim postik gidiyor, koştum duvardaki çifteyi kaptım. Arkasından baktım. Yokuş yukarı yıldırım gibi gidiyor. Nişan aldım ”Tak Tak” tööö! Nerde!! Ne mümkün? Bizim Postik gitti.
Dinleyenler katıla katıla gülerken. Bazıları da olur mu ya öyle şey? Bazıları da Apê Koto daha da abartsın diye ona safça sorular yöneltmeye başladılar. “Apê Ehmed post 8 Kilo var mıydı?”
“Ellah vekil! Ben sekiz diyorum siz on deyin.”


Efendi ile ilgili en son bilinen duyulan söylence budur. O günden sonra Pısinga Dız, yani Efendi’yi ne gören, nede hakkında bir şey duyan olmuş.
Anlayacağınız köy efsaneleri şehir efsanelerinden geri kalmıyor. İnsanlar sahibini yitirdiği için yabanileşmiş kediyi bir canavar, bir cin’miş gibi efsaneleştirmişler. Apê Koto’nun da bu Hırsız Kedi hikayeleri ile dalga geçmek için böyle bir abartmaya başvurduğunu düşünüyorum.
2013 Mehmet Akbal

created by conag team
Kurdî   TürkçeEnglishDeutschDeutschTürkçeEnglishKurdî